MUTLULUK YOLU İSLAM
Yaratıklar arasında en saçkin yere sahip olan, akıl, fikir gibi üstün yeteneklerle donatılan insanın ortak özelliklerinden birisi de mutlu olma arzusudur. Her insan bu arzusuna ulaşmak maksadıyla çalışır, bugünden çok yarınını düşünür ve bunun için hazırlık yapar.
İnsan beden ve ruhun birleşmesinden meydana gelen bir varlıktır. Bu sebeple İslam Dini, insanın hem maddi, hem de manevi ihtiyaçlarını dikkate almış, ferdin mutluluğu için gerekli prensipleri getirdiği gibi, toplumun huzur ve mutluluğu için de bir takım kurallar koymuş, fertlerin karşılıklı hak ve görevlerini belirlemiştir.
İslam, son ve en mükemmel dindir. Onu insanlığa tebliğ eden Hz. Muhammet (A.S.), peygamberlerin sonuncusudur. İslam dini'nin temel kitabı Kur'an-ı Kerim, Yüce Allah (c.c.)'ın Hz. Muhammed (A.S.) vasıtasıyla insanlığa gönderdiği son mesajıdır.
İSLAM'IN GAYESİ
İslam'ın getirdiği hükümlerin ve koyduğu prensiplerin amacı; insanı ahlaken olgunlaştırarak dünyada huzur ve mutluluğa, ölümden sonra devam edecek olan ahirette ebedi saadete kavuşturmaktır.
Bu prensipler. Her çağda insanların ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde mükemmel olup, daima geçerliliğini koruyacak ve değişmeyecektir.
Yüce Allah (c.c.) şöyle buyuruyor;
"Allah katında din, şüphesiz İslam'dir." (Al-i İmran Suresi, ayet; 19)
İSLAM'IN TEMEL PRENSİPLERİ
İslam Dini'nin getirdiği hükümleri ve temel prensipleri kısaca üç maddede toplayabiliriz:
İman İbadet Ahlak.
İMAN
Maddi varlığımız olan bedenimizin gıdaya ihtiyacı olduğu gibi, manevi varlığımız olan ruhumuzun da gıdaya ihtiyacı vardır.
Ruhun en önemli gıdası; sağlam inançtır. İnsan, inancı sayesinde manevi bakımdan büyük güç kazanır ve huzura kavuşur. Her türlü iyiliğin kaynağı İslam'ın inanç esasları, insanda sorumluluk duygusunu geliştirerek, hareketlerini olumlu yönde etkiler; davranışlarını iyileştirip ahlaken olgunlaşmasını sağlar.
İmanın iki mühim temeli:
1) Allah (c.c.) birdir, O'ndan başka Tanrı yoktur.
2) Hz. Muhammed (A.S.) Allah'ın Peygamberidir.
ALLAH (c.c.)
İslam dininde Allah (c.c.)'ın birliği inancı en önemli esastır. Allah (c.c.) yaratıklardan hiç birine benzemeyen yüce bir varlıktır. Ezeli ve ebedidir, varlığı kendindendir. Doğmamış, doğurmamıştır. Her türlü noksanlıklardan uzaktır, sonsuz kudret sahibidir, her şeyi bilir, işitir ve görür.
PEYGAMBERLER
Peygamberler, Allah (c.c.) ile insanlar arasında elçidirler. Allah (c.c.) bu göreve en layık olan kullarını seçmiştir. Yüce Allah (c.c.) insanlara yol gösterici olarak zaman zaman Peygamberler göndermiş, onların vasıtasıyla emirlerini ve yasaklarını duyurmuştur. Hz. Muhammed (A.S.), Yüce Allah (c.c.) 'ın insanlar arasından seçip gönderdiği son peygamberdir. O, bütün insanlığa gönderilmiştir. Bütün iyi huyları ve faziletleri kendisinde toplayan en güzel örnektir.
İMANIN TEMEL ESASLARI
İman esasları ayrıntılı olarak altı madde halinde sıralanır.
Bunlar:
1) Allah'ın varlığına ve birliğine,
2) Allah'ın meleklerine,
3) Allah'ın kitaplarına,
4) Allah'ın peygamberlerine,
5) Ahiret gününe,
6) Kadere, her şeyin Allah'ın takdiri ile olduğuna,
İnanmaktır.
İBADET
İbadet, Yüce Yaratıcı'ya ta'zim ve saygı göstermek ve O'nun bize verdiği sayısız nimetlere karşı şükran borcunu yerine getirmektir.
İbadet, yalnız allah (c.c.)'ın emrini yerine getirmek ve O'nun sevgisini kazanmak maksadıyla yapılır. Böyle temiz bir düşünce ile yapılan ibadet, mü'mini Allah (c.c.)'a yaklaştıran en güzel vasıta; sıkıntılardan koruyan en sağlam sığınaktır.
İbadet Allah (c.c.)'ın emrettiği. Peygamberlerin öğrettiği şekilde yapılır. Allah (c.c.)'tan başkasına ibadet yapılmaz.
Mü'min, ibadet sayesinde maddi ihtiraslardan kurtularak, ruhen yükselir, içi kötü düşüncelerden, dışı olumsuz davranışlardan arınarak ahlaken olgunlaşır ve Tanrı'nın sevgili kulu olur.
Rabbimiz şöyle buyuruyor:
"Ey insanlar ! Sizi de, sizden öncekileri de yaratan Rabbinize ibadet ediniz ki, (kötülüklerden) korunup sakınanlar olabilesiniz." (Bakara Suresi, ayet;21)
BAŞLICA İBADETLER
1) NAMAZ
Günün belirli 5 vaktinde yapılan bir ibadettir. Günlük ibadetten başka, haftada bir, cuma günlerinde ve yılda iki defa bayram günlerinde cemaat halinde toplu olarak kılınan namazlar davardır.
Namaz, Yüce Yaratıcı'ya karşı yapılan kulluğun en güzel göstergesidir.
Müslüman, namazda Allah (c.c.)'ın huzurunda olmanın manevl zevkini yaşar, dünya meşgalelerinden uzaklaşarak ruhen yücelir.
Namaz kılmak için yüz, dirseklerle birlikte eller ve ayakların yıkanması; başın da meshedilmesi gerekir. Buna "Abdest'' denir. Ayrıca beden, elbise ve namaz kılınacak yerin temiz olması şarttır. Namaz, kalplere sorumluluk duygusunu yerleştirerek, insanın içini her türlü kötü duygu ve düşüncelerden arındırır, davranışlarını kontrol altına alarak kötülük yapmasını önler ve ahlaken yükselmesini sağlar.
Yüce Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
"Namazı dosdoğru kıl , gerçekten namaz hayasızlıktan ve fenalıktan alıkoyar." (Ankebut Suresi; ayet, 45) Müslümanların topluca namaz kıldıkları yere "cami" veya ''mescid'' denir. Cami ve mescid aynı zamanda '" bir bilgi ve eğitim yeridir. Burada dini ve ahlâkî konularda Müslümanlara bilgi verilir.
Namaz vakti girince "ezan" okunur. Ezan, müslümanları namaza çağıran bir duyurudur.
Ezanın yüksekçe bir yerden okunması için camilerin bitişiğinde genellikle ''minare'' bulunur. Bu, Islam'ın ilk yıllarına dayanan dini bir gelenektir. Minaresiz camiler de vardır.
Namaz, camide bir din görevlisi "imam"ın önlerliğinde toplu halde kılınabileceği gibi tek başına da kılınabilir. Ancak, Cuma namazı ile bayram namazları cemaatle kılınır. Müslüman, isteklerini tek başına dua ederek Yüce Allah ( c.c.) 'a sunar. İşlediği günahların bağışlanmasını da, arada hiç bir vasıta olmadan, doğrudan doğruya Allah ( c.c.) 'tan ister.
Müslümanlara ibadetlerinde önderlik eden kişiye ''imam'' denir.
Camide cemaatin önünde, imamın durduğu özel yere ''Mihrap'' adı verilir.
Camide müslümanlara vaaz etmek için ''Kürsü'', cuma ve bayram namazlarında hutbe okumak için ''Minber'' bulunur.
2) ORUÇ
Her yıl kameri aylardan Ramazan ayı boyunca ibadet niyetiyle tan yerinin ağarmasından güneşin batışına kadar yemek, içmek ve cinsi arzulardan uzaklaşmaktan ibaret bir ibadettir.
Oruç, nefsi terbiye ederek iradeyi güçlendirir ve böylece insanda kötü alışkanlıklara karşı direnme gücünü artırır.
Allah Teala şöyle buyuruyor.
"Ey iman edenler! Oruç sizden öncekilere farz kılındığı gibi size de farz kılındı. Ola ki korunup sakınırsınız." (Bakara Suresi, ayet; 183)
Oruç, ruhu kötülüklerden arındıran, sevgi, şefkat ve merhamet duygularını geliştiren bir ahlak ve davranış eğitimidir.
Ayrıca orucun insan sağlığı bakımından da çok yararlı olduğu bilinen bir gerçektir. Bu husus tıbben de kanıtlanmıştır. .
Bu konuda Hz. Muhammed (A.S.) şöyle buyurmuştur. "Oruç tutunuz, sıhhat bulursunuz."
3- ZEKAT
Zenginlerin belirli mal ve para birikimlerinin belirli bir miktarını, her yıl ihtiyaç sahiplerine vermek suretiyle yerine getirdikleri bir ibadettir.
Zekat, toplumda huzur ve dayanışmayı sağlayan bir sosyal yardımlaşma sistemidir.
Zekat, paraya olan aşırı tutkuyu azaltır, fertler arasında karşılıklı sevgi ve saygı duygularını geliştirerek servet düşmanlığını önler.
Böylece toplumda huzur ve güvenin kökleşmesinde önemli rol oynar.
4- HAC
Servet ve sağlık yönünden gücü yeten müslümanların, ömründe bir defa belli zamanlarda arafatta vakfe yapmak ve kabeyi ziyaret etmek suretiyle yaptıkları bir ibadettir.
Bu ibadeti yaparken her seviyede insanın aynı kıyafete bürünmesi, öldükten sonra Allah (c.c.)'ın huzuruna çıkış gününü hatırlatır. Hac, müminlerin samimî bir şekilde Allah (c.c.)'a yönelerek, tevbelerinin kabul edilmesine ve günahlarının bağışlanmasına vesile olur. Kutsal yerleri görmek, insana manevî bir heyecan vererek dini duyguları kuvvetlendirir. Dünyanın çeşitli ülkelerinden kutsal topraklara gelen, renkleri ve dilleri ayrı olan insanları " tek gaye etrafında birleştiren Hac, sosyal yönüyle milletlerarası bir kongre niteliği taşır.
Görülüyor ki İslam'da ibadetler, kişinin kötülüklerden arınarak ahlaken olgunlaşmasını, iyiye ve mükemmele ulaşmasını, aynı zamanda toplumun da huzura kavuşmasını amaçlamaktadır.
AHLAK
İslam Dininde ahlakın büyük bir önemi vardır. İslâm'ın gayesi; insanları güzel ahlak sahibi
yaparak olgunlaştırmaktır.
İslam Peygamberi Hz. Muhammed (A.S.) şöyle buyurmuştur.
"Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim.
Bir müslümanın değeri, ahlakının güzelliği ile ölçülür. Bu konuda, Hz. Peygamber, kendisine en sevimli olanların, güzel ahlak sahipleri olduğunu bildirmiş. ''Allah katında en sevgili kullar kimlerdir?'' sorusuna da, ''Ahlakı en güzel olanlardır" cevabını vermiştir
SEVGİ VE MERHAMET
Sevgi ve Merhamet Ahlâkî davranışların temelinde insan sevgisi önemli yer tutar. Bu sebeple olgun müslüman olabilmenin şartlarından biri de bu sevgidir.
Kalbi sevgi ile dolu olan Hz. Muhammed (A.S.).şöyle buyuruyor'
"Birbirinizi sevmedikçe olgun mü'min olamazsınız."
Kalblerdeki sevginin göstergesi insanlara iyilik yapmak, şefkat ve merhametle muamele etmektir.
Hz. Muhammed (A.S.) buyuruyor ki:
"Merhamet edenlere, Allah da merhamet eder."
İslam'da sevgi ve merhamet sadece insanlığı değil; bütün yaratıkları içine alır. Hz. Muhammed (A.S.) "Bir kediyi aç bırakarak ölümüne sebep olan kadının azap göreceğini, susayan bir köpeğe acıyarak su içiren günahkar bir kişinin de bu davranışı ile Allah (c.c.) tarafından bağışlandığını" haber vermiştir.
HOŞGÖRÜ
Müslüman, hoşgörü sahibi ve bağışlayıcıdır Allah (c.c.) gerçek müminleri "Öfkelerini yenerler, insanların kusurlarını affederler" diye övmüştür
(AI-i İmran Suresi ayet: 134)
Hoşgörü konusunda Hz. Muhammed (A.S.) en güzel örnektir Müslümanlar, sadece kendi din kardeşlerine değil diğer dinlerden olanlara da hoşgörülü davranmak zorundadırlar
DOĞRULUK
Doğruluk önemli bir ahlak kuralıdır. Allah ( c.c.) şöyle buyu ruyor:
"Emrolunduğun gibi dosdoğru ol." (Hud Suresi, ayet: 112)
ADALET VE İNSAN HAKLARI
Adalet ve insan haklarına saygı İslam'ın değişmez:" prensiplerindendir.
Yüce Allah (c.c.) buyuruyor ki:
Adaletli davranın. Şüphesiz Allah, adil davrananları sever ." (Hucurat Suresi, ayet:9)
Hz. Muhammed (A.S.) 632 yılında yüz binden fazla müslümana irat ettiği tarihi hutbesinde;
Bütün insanların eşit olduğunu, can, mal ve namuslarının kutsal olup her türlü tecavüzden korunduğunu cihana ilan etmiştir.
Bunlar , insanların dokunulmaz haklarıdır.
Müslüman, başkalarının hakkına saygı göstermek ve insanlara zarar verecek davranışlardan sakınmak mecburiyetindedir . Ancak, bu yeterli değildir. Kişinin olgun bir Müslüman olabilmesi, kendisi için sevip arzu ettiği şeyleri başkaları için de arzu etmesine bağlıdır.
Hz. Muhammed (A.S.) şöyle buyuruyor.
"Sizden hiçbir kimse kendisi için sevdiği bir şeyi, kardeşi için de sevmedikçe gerçek mümin sayılmaz."
İSLAM'DA KADIN VE ÇOCUK
Çocuklara sevgi ve şefkatle muamele etmek, kadınlara karşı iyi davranmak İslam'ın önemle tavsiye ettiği ahlak ilkelerindendir, Hz. Muhammed (A.S.) şöyle buyuruyor.
"Küçüklerimize merhamet etmeyen, büyüklerimizi saymayan bizden değildir."
"Sizin en hayırlınız, kadınlarına karşı en iyi davranananızdır ."
ÇALIŞMAK
Çalışıp kazanmak dinin emridir. Tembellik, müslümana yakışmayan bir davranıştır.
Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
"Dünyadaki nasibini de unutma." (Kasas Suresi, ayet:77)
İyi müslüman, hem dünya hem de ahiret için çalışan kimsedir. Bu konuda Hz. Muhammed (A.S.) buyuruyor ki:
"Sizin hayırlınız; dünyası için ahiretini terketmeyen, ahireti için de dünyasını terketmeyip her ikisi için çalışan ve başkalarına yük olmayandır "
TEMİZLİK
Temizlik müslümanın en önemli özelliklerinden birisidir. Bu hem maddi, hem de manevi temizliktir.
Müslüman, kalbini kötü duygu ve düşüncelerden, bedenini ve çevresini de temiz olmayan şeylerden arındıran kişidir.
Yüce Allah (c.c.) buyuruyor ki:
"Şüphesiz ki Allah, çokca tevbe edenleri ve iyice temizlenenleri sever."
Hz. Muhammed (A.S.) temizliğin önemi hakkında şöyle buyuruyor:
"Temizlik İmandandır."
"Temizlik İmanın Yarısıdır."
"Çevrenizi Temiz Tutunuz."
MUTLULUĞUN KAYNAĞI
İnsanların mutluluğunu amaçlayan İslam prensipleri şu iki cümlede özetlenir:
1- Allah (c.c.)' ın emirlerine saygı.
2- Yaratıklarına karşı şefkat ve merhamet.
Gerçek müslüman da bunları yerine getiren insandır, dünyada huzurun, ahirette ebedi mutluluğun yolu da budur.
4 Ocak 2008 Cuma
Mutluluk Yolu islam
2 Ocak 2008 Çarşamba
Organ Nakli
DİN İŞLERİ YÜKSEK KURULU KARARI
(Organ Nakil)
KARAR TARİHİ : 03.03.1980
Hacettepe Üniversitesi Tıp. Fakültesi Öğretim Üyelerinden Doç. Dr. Mehmet Haberal’ın ölmüş kimselerden alınacak organ ve dokuların, tedavileri ancak bu yoldan yapılabilecek hastalara nakli konusunda, Başkanlık Makamından havale olunan dilekçesi Kurulumuzca incelendi.
Yapılan müzakere sonunda :
Kur’an-ı Kerim ve hadis-i şeriflerde, organ ve doku nakli konusunda sarih bir hüküm bulunmamaktadır. İlk müçtehit ve fakihler de, kendi devirlerinde böyle bir mesele söz konusu olmadığı için, bu ameliyyenin hükmünü geniş şekilde açıklamamışlardır. Ancak dinimizde, Kitap ve Sünnet’in delaletlerinden çıkarılmış umumi hükümler ve kaideler de vardır. Kitap ve Sünnet'te açık hükmü bulunmayan ve her devirde karşılaşılan yeni yeni meselelerin hükümleri, İslam fakihleri tarafından bu umumi kaideler ile hükmü bilinen benzer meselelere kıyas edilerek çıkarılmış, hiçbir mesele cevapsız bırakılmamıştır. Organ ve doku nakli konusunda hükmünü tayinde de aynı yola baş vurulması uygun olacaktır.
Bilindiği üzere, insan mükerrem bir varlıktır. Mahlukatı içinde Allah onu mümtaz kılmıştır. Bu itibarla normal durumlarda ölü ve diri kimselerden alınan parça ve organlardan faydalanılması, insanın hürmet ve kerametine aykırı görüldüğünden, İslam fakihlerince caiz görülmemiştir. Ancak, zaruret durumunda, zaruretin mahiyet ve miktarına göre bu hüküm değişmektedir.
Nitekim dinimiz, bir kısım fiil ve davranışları yasak kılmış, Kitap ve Sünnet bunları tespit etmiştir. Sözgelimi murdar hayvan (meyte), kan, domuz eti, şarap... vb. şeylerin yenilip içilmesi, alınıp satılması, ilaç olarak kullanılması haram kılınmıştır. Ancak zaruret halinde bunlardan zaruret miktarında (ölmeyecek kadar) yenilip içilmesinin (el-Bakara, 173; el-Maide, 3; el-En’am, 119) meşru olduğu beyan buyrulmuştur.
Söz konusu ayet-i celilelerden, İslam fakihleri, zaruretlerin bir ölçüde dinen yasaklanmış şeyleri mübah kıldığı ve zaruret halinde sadece ayet-i kerimelerde beyan edilen yasakların değil, zaruret halinin giderilmesi için yapılması zorunlu ve başka bir çare olmayan bütün yasakların zaruret miktarınca işlenmesinin caiz ve mübah olduğu sonucuna varmışlardır.
O halde, ölmüş kimselerden tedavi maksadıyla organ ve doku alma ve bunları hasta veya yaralı kimselere nakletme konusunda bir hükme ulaşabilmek için;
Zarurete binaen, cesedin kesilmesi, organ ve dokularından bir kısmının alınmasının caiz olup olmadığı,
Hastalığın tedavisinin zaruret sayılıp sayılmayacağı (Haram ile tedavinin hükmü)
Organ ve doku nakli caiz ise hangi şartlarla caiz olduğunun bilinmesi gerekmektedir.
İslam fakihleri, karnında canlı halde bulunan çocuğun kurtarılması için ölü annenin karnının yarılmasına,
Başka yoldan tedavileri mümkün olmayan kimselerin kırılmış kemiklerinin yerine, başka kemiklerin nakline,
Bilinmeyen hastalıkların öğrenilmesi ve hayatta bulunmaları sebebiyle ölülere nisbetle daha çok şayan-ı ihtiram olan hastaların tedavilerinin sağlanabilmesi için, yakınlarının rızası alınmak suretiyle, ölüler üzerinde otopsi yapılmasının caiz olacağına,
Fetva vermişler, canlı bir kimseyi kurtarmak için, ölünün bir parçasını itlaf etmeyi caiz görmüşlerdir. Nitekim, Müşavere ve Dini Eserleri İnceleme Kurulu’nun 16.4.1952 tarih ve 211 sayılı kararında, özetle;
“...âmmenin menfaat ve maslahatı göz önünde tutularak, bilinmeyen bir hastalığın bilinir hale gelmesi, hastalığın bilinmemesinden doğacak âmme zararının önlenmesi, hayatta bulunmaları sebebiyle daha şayan-ı ihtiram olan hastaların tedavilerinin sağlanması gibi maslahat ve şer’î hikmetlerin husule gelmesini temin için, yakınlarının rızası alınarak, ölüler üzerinde otopsi yapmanın caiz olacağı ve bu gibi sebepler dolayısıyle ölüye gösterilmesi gereken hürmet ve tekrimin zevaline katlanmanın, İslamî hükümlerin bir gereği olduğu...” ifade olunmuştur.
İslam fakihleri, açlık ve susuzluk gibi, hastalığı da haramı mübah kılan bir zaruret saymışlar, başka yoldan tedavileri mümkün olmayan hastaların haram ilaç ve maddelerle tedavilerini caiz görmüşlerdir. Günümüzde kan, doku ve organ nakli ve tedavi yolları arasına girmiş bulunmaktadır. O halde, hayatı veya hayatî bir uzvu kurtarmak için başka çare olmadığında, kan, doku ve organ nakli yolu ile de bazı şartlara uyularak, tedavinin caiz olması gerekir. Nitekim, Müşavere ve Dinî Eserleri İnceleme Kurulunun 25.10.1960 tarih ve 492 sayılı kararında, “tedavileri için kan nakline zaruret bulunan hasta ve yaralılara başka kimselerden kan naklinin; başka kimselerden alınacak parçaların takılmasıyla görmeleri mümkün olduğu takdirde; hayatında buna izin vermiş olan kimselerin, ölümlerinden sonra gözlerinden alınacak parçaların bu durumdaki kimselere takılmalarının caiz olacağı...” beyan edilmiştir.
Din İşleri Yüksek Kurulu’nun 19.01.1968 gün ve 3 sayılı gerekçeli kararında ise “yalnız hayatı kurtarmak için değil, bir organı tedavi etmek, hastalığın tedavisini çabuklaştırmak için de kan naklinin caiz olduğu, tıbbi ve hukuki kaidelere riayet edilmek şartıyla kalp naklinin de caiz olacağı...” ifade olunmuştur.
Yurdumuz dışında, çeşitli İslam Ülkelerinin yetkili kişilerince de aynı yolda fetvalar verildiği bilinmektedir.
Kurulumuzca da aşağıdaki şartlara uyularak yapılacak organ ve doku naklinin caiz olacağı sonucuna varılmıştır.
Zaruret halinin bulunması, yani hastanın hayatını veya hayatî bir uzvunu kurtarmak için, bundan başka çaresi olmadığının, meslekî ehliyet ve dürüstlüğüne güvenilen bir tabip tarafından tespit edilmesi,
Hastalığın bu yoldan tedavi edilebileceğine tabibin zann-ı galibinin bulunması,
Organ veya dokusu alınan kişinin, bu işlemin yapıldığı esnada ölmüş olması,
Toplumun huzur ve düzeninin bozulmaması bakımından organ veya dokusu alınacak kişinin sağlığında (ölmeden önce) buna izin vermiş olması veya hayatta iken aksine bir beyanı olmamak şartıyla, yakınlarının rızasının sağlanması,
Alınacak organ veya doku karşılığında hiçbir şekilde ücret alınmaması,
Tedavisi yapılacak hastanın da kendisine yapılacak bu nakle razı olması gerekir.
el-İsra Suresi , 70; et-Tin Suresi, 4
el-Hidaye, el-İnaye ve Feth’ül-Kadir 1/65; Fethu babi’l-İnaye, 1/126; Fetevay-ı Hindiye, 2/390
Cessas, Ahkamü’l-Kur’an, 1/156; İbnü’l-Arabi, Ahkamü’l-Kur’an, 1/55; Kurtubi, 2/232 ve 7/73; İbn Hazm, el-Muhalla, 7/426
Fetevay-ı Hindiye, 2/296; el-Va’yü’l-İslami, Sayı 137, Yıl 1396, Kuveyt; Istılahat-ı Fıkhiye,3/157
Fetevay-ı Hindiye 2/390
Müslümanların İhtilaflarının Sebebleri
Müslümanların İhtilaflarının Sebebleri
Muhammed Ebu Zehra
Müslümanlar itikat, siyaset ve fıkıh konusunda bir takım mezheblere ayrılmışlardır. Bu ayrılışın sebeblerini açıklamaya geçmeden evvel şu iki hususu belirtelim.
1-Bu ihtilaf dinin özüne yönelmemiştir. Genel bir ifade ile, dinin temel temel prensiblerinden biri hakkında veya din bilgisinin zorunlu olarak ortaya koyduğu içki, domuz ve hayvan leşi yasağı, mirasın temel kaideleri gibi temel hususlarda ihtilaf olmamıştır. İhtilaf dinin rükünlerinin dışında olan konularda olmuştur.
2-Şüphesiz, bir ihtilaflar, akide ve siyaset çevresinde görüldüğü için yine de şer niteliğindedir. Bu konuda Buhari, Zeyneb binti Cahş'ın şöyle dediğini rivayet eder: "Bir gün peygamber, yüzü kıpkırmızı olarak uyandı ve şöyle dedi: La ilahe illallah, yaklaşan felaketten ötürü vay Arapların haline"(Buhari: Enbiya7, Fiten4, Müslim:Fiten1, İmam Ahmed 2/290, 291) Bu hadiste rasulullah kendinden sonra çıkacak fitnelere işaret etmektedir.
İtikadi meseleler çevresinde ihtilaf etmenin şer olduğunu belirtmemize karşın, hakkında kitap ve sünnetten bir nass bulunan konu üzerinde yapılan fıkhi ihtilafın şer olmadığını da belirtmeliyiz. Tersine bu ihtilaflar derin çalışmalara vesile olmuştur. Ömer b. Abdulaziz Ashabın fer'i meselelerde ihtilafından hoşlanır ve şöyle derdi: "Ashabın ihtilaf etmemiş olmasını istemezdim. Eğer onlar bir görüşte toplansalardı insanlar zorluğa düşerlerdi.
Bu arada şu soru sorulabilir: "Rasulullahtan sonra müslümanlar neden ihtilafa düştüler?"
Bunun cevabı da şudur: "İhtilafın bir çok sebebleri vardır. Genlede, ihtilaf iki türlüdür. Birisi birliği bozmayan ihtilaftır ki ikincisi de bunun aksine vahdeti parçalayan ihtilaftır. İşte bu ihtilaf siyaset ve yönetim alanında meydana gelen ihtilaftır.
Şimdi bu iki tür ihtilafın bazı sebeblerine değiinelim:
Irkçılık :
Irkçılık, ihtilafın sebeblerinden biridir. Hatta İslam ümmetini parçalayan ihtilafın temelini teşkil eder. İslam Kuran ve Sünnetle Irkçılığa karşı savaşaçmıştır. Rasulullah şöyle buyurur "Irkçılığa davet eden bizden değildir."(Müslim, Ebu Davud, İbn Mace) Bir başka hadisinde de şöyle buyurur: "Hepiniz Ademdensiniz, Adem ise topraktandır. Arabın aceme üstünlüğü yoktur.Üstünlük takva iledir."
Rasul zamanında Irkçılık bu delillerle bastırılmıştı. Bu durum Şehid Halife Hz.Osmanın zamanına kadar devam etti. O zamanlarda önceleri Emevi ve Haşimiler arasındaki rekabetin, sonraları hariciler ve diğerlerinin ihtilaflarında etkisi büyüktür. Bilindiği gibi Haricilik Rabia kabileleri arasında yayılmış ama Mudar kabilesinde ise yayılamamıştır. Rabia ve Mudar kabileleri arasında cahiliye döneminde bir rekabet vardı ki Rasulullah zamanında bu bastırılmıştı... Ne var ki, Hariciye fırkasıyla bu çekişme yeniden oraya çıktı.
Hilafet Anlaşmazlığı :
Siyasi ihtilafın temel çıkışı da İslam ümmetini Rasulullahtan sonra kimin idare edeceği meselesidir. Bu ihtilaf rasulun vefatından hemen sonra çıkmıştır. Ancak bu tartışmanın yıkıcı bir tesiri olmamıştır. İman gücü galib gelmiştir. Ancak bir şekilde daha sonra bu tartışma yeniden alevlendi...
Müslümanların eski din mensublarına komşu olması ve bunların bazı alışkanlık ve inançlarının islama sokulması:
Eskden başka bir din mensubu bir çok insan islama girmişti. Bunlar islami hakikatleri, eski inançları ışığında ele almaya başladılar. Bu nedenle önceleri aralarında yaygın olan bazı düşünceleri örneğin "cebr ve ihtiyar" tartışmasını, Allahın zatı sıfatları ile aynı mı, yoksa ayrı mı ollduğu gibi meseleleri müslümanlar arasında yaydılar.
Bu arada şunu da belirtmek gerekir ki, İslama inanarak girenlerin yanında, gerçek itikadlarını gizleyerek sözde islama girmiş, ancak içinde başka bir din gizleyen, islama sırf müslümanları ifsad etmek için, girmiş bir grup da vardır. İbn Hazm bu konuda "El Fasl" adlı eserinde şöyle der:
"Bu grupların çoğunun islam dininden çıkmasının aslı şudur: Persler(İranlılar) geniş bir ülkeye sahip idiler. Tüm uluslara karşı üstünlükleri vardı. Kendilerini de böyle görürlerdi. Bu sebeble de Arablar tarafından devletlerinin yıkılması ağırlarına gitmişti de bir çok kez onu yıkmaya çalışmışlardı. Ama Hakkın yardımıyla bu olmamıştı. Bazıları zahiren müslüman oldular. Ehli beyt sevgisi ve Hz.Aliye yapılan zulmü kullanarak şiilere yanaştılar. Nihayet onları İslamdan çıkardılar..."
Bu değerlendirme, her ne kadar Abdullah b. Sebe taraftarları olan sebeiyye gurubu gibi sadece sapık Şiiliği (Şia ve şiiler tamamen sapık addedilemez aşırı olanları ise tekfir edilmeye daha layıktır) örnek olarak kullanmışsa da, diğer bir çok grubun durumuna uygun düşmektedir. Bu tipler her grupta bulunur. Mutezileden ibn Ravendi, diğer gruplardan da teşbih ve tecsim yapanlar gibi...
Felsefenin Tercüme edilmesi:
Sebeblerden birisi de tercüme faaliyetleridir. Tercüme edilen kitabların çıkan ihtilaflardaki etkisi açıktır. Çünkü bir çok felsefi nazariye islam düşüncesiyle çatışır durumda idi. Hatta Abbasiler döneminde ümmet içerisinde sufistlerin iddia ettiği gibi şüpheciliği savunanlar çıkmıştır.
Bu akımın etrafında etrafında çeşitli düşünceler oluştu. Bunun etkileri bizzat din düşüncesinde dahi görüldü. Örneğin Mutezilenin Allahı isbatlama yönteminde felsefe metodunu kullandığını, Kelam ilminin de mutezili bir yolda gittiğini, bunlara cevap veren ehl-i sünnet alimlerinde dahi mantıki ölçüler, felsefi tadilat ve soyut nakli incelemelerden ibaret olduğunu görürüz.
Kapalı Meseleleri İncelemeye Girişmek:
Ulema arasında yayılan Felsefi düşünüş, onları beşer aklının kesin bir çözüme kavuşturması mümkün olmayan mesleleri incelemeye itmişti. Örneğin Allahın sıfatlarının isbat ve nefyi gibi... Bu mesleleri inceleme konusu yapmak elbette ihtilafları da beraberinde getirecekti. Özellikle Kelamcılar arasındaki ihtilaflar bu kabildendir.
Hikayeler (Kıssalar):
Hikayeler Hz.Osman döneminde ortaya çıktı. Hz.Ali hikayecilere itibar etmemiş ve hatta onları camiden kovmuştu. Çünkü onlar eski dinlerden alınma hikayelerle insanların kafasına hurafe ve efsaneler sokuyorlardı. Bunların sayısı Emeviler döneminde oldukça arttı... Belki de tefsir ve islam tarihi kaynaklarına "israiliyyat"ın girmesine sebeb, bu hikayelerdir. Bu dönemde ortaya atılan bütün kıssalar, çeşitli meclislerde ortaya atılan olgunlaşmamış görüşler içeriyordu. Bunların da ihtilafa neden olması tabiidir. Özellikle de hikayeci bir mezheb sahibinin, bir düşünce önderinin veya bir sultanın taraftarı olup diğer bir hikayeci de başka birisinin taraftarı olduğunda, bu ihtilaf halka da sirayet eder ve köçtü sonuç verir. Nitekim, islamın çeşitli dönemlerinde bu köçtü sonuç ortaya çıkmıştır.
Kuranda bulunan müteşabihat:
Allah Kuranda şöyle buyurur: "Al-i İmran /7. Sana Kitab'i indiren O'dur. Onda Kitab'in temeli olan kesin anlamli ayetler vardir, digerleri de cesitli anlamlidirlar. Kalblerinde egrilik olan kimseler, fitne cikarmak, kendilerine gore yorumlamak icin onlarin cesitli anlamli olanlarina uyarlar. Oysa onlarin yorumunu ancak Allah bilir. \limde derinlesmis olanlar: "Ona inandik, hepsi Rabbimiz'in katindandir" derler. Bunu ancak akil sahipleri dusunebilirler."
Bu ayetle Kuranda müteşabihatın varlığı sabit olmuştur. Bundan murad sınavdır. Allah kullarını bunlarla dener. Ancak bu tür ayetlerin varlığı, alimlerin bu ayetlerin manası hususunda ihtilaf etmelerine sebeb olmuştur.
Şer'i Hükümlerin Çıkarılması:
İslam şeriatının teremiz kaynağı Allahın kitabı ve Rasulün sünnetidir. Ancak nasslar sınırlı, hadiseler ise sınırsızdır. Ortaya çıkan her yeni hadise için hüküm çıkarmak ise kaçınılmazdır. Hüküm çıkarma şekli, alimler elinde değişik metodlar kazanmıştır. Her biri belirlediği metodlar dahilinde doğruyu ve doğruları tesbit etmeye çalışmıştır.
Şuna da dikkat etmek gerekir ki, şer'i hüküm çıkarmaktan kaynaklanan ihtilaf asla tehlikeli olmamış, aksine övgüye değer güzel bir sonuç vermiştir. Zamanla oluşan birikimden kurgu ve metod yönünden en sağlam bir kanuna denk, muhkem bir kanun çıkarılabilecektir. Böylece zaman geçtikçe, sağlam insan fıtratına en uygun bir sistem meydana gelecektir.
Resmi Kumar Milli Piyango
Vatandaş Hazıra Alıştırılıyor
Piyango yüzünden vatandaşlar hem maddeciliğe hem de hazırı bekleyen toplum haline geliyor. Felsefe "kolay yönden köşeyi dönde nasıl dönersen dön". Bu sayede emeğe saygı yok ediliyor ve insanlar hazıra alıştırılıyor. Üretim yapması gereken ülkeler için çok sakıncalı bu durum, malesef bugün Türkiye'de çok yaygın. Bu konuda Yıldırım Aktuna şunları söylüyor:
"Toplumumuz maddeciliğe alıştırılıyor. Maddi değerler ön plana çıkartılarak manevi değerlerin saygınlığı yitiriliyor. Şans oyunları belki ara sıra olsa zarar vermez ama kişilerin geleceği buna bağlanırsa çok acı sonuçlar doğurabilir. İnsanların buna bağımlılığı resmen kumarbazlıktır. Bunun sonucu olarak elindeki parayı kaybeden insanlar hileli yollara baş vurarak para kazanma yoluna giderler ki hırsızlık artar, işyerinde yolsuzluk artar, zimmetine para geçirenler çoğalır. Bunun en büyük sebeplerinden birisi hiç şüphesiz ki gelir dağılımının düzensizliğidir. Bir kaç kişilik azınlık parsayı götürür, pek çok kişi esi kıt kanaat geçinirse insanların çalışarak para kazanma ümitleri kaybolur ve böyle yollara başvururlar.
Dinde Yeri Var mı ?
Milli Piyangonun İslam dininde yeri var mı? Bu soruyu sormaya dahi gerek yok. Kesinlikle haram. Mehmet Talü hoca, milli piyangonun İslamdaki yerini kısaca şöyle belirtiyor:
"Sonunda oynayana kazanç veya zarar getiren; zar, oyun kağıtları, piyango, spor toto, loto ve müşterek bahis gibi her türlü şans oyunları kumar olup kesinlikle haramdır. Bu gibi durumların devlet eliyle organize edilmesi durumu değiştirmez. Çünkü helal ve haram kılıcı sadece Allah'ü Teala'dır. Bunlara helal diyerek alan veya oynayan kişi ayeti inkar etmiş olacağından küfre düşer."
Prof. Hayrettin Karaman da Kur'an-ı Kerim'de Maide süresinin 90. ayetinde kumarın yasaklandığını belirterek şöyle diyor:
"Milli piyango biletinin alınması da, çıkacak ikramiyenin yenilmesi de caiz değildir. İslam fıkhı açısından milli piyango ve benzeri uygulamalar "kumar" dır. Buradan elde edilecek gelir ile hayır da yapılmaz. Çünkü İslam; 'hayır yapacaksanız, kumar yolu ile değil, şuurlu bir şekilde yapın' diye emrediyor."
Devlet Kumar Oynatmamalı
Ne dinimizle ne de geleneklerimizle bağdaşan yılbaşı çılgınlıklarının piyango ayağı devlet tarafından organize ediliyor. Böylece devlet kumar gibi büyük bir rezaleti organize etmiş oluyor. Bu yolla piyangodan elde edilen miktarın 3/1'i devlete kalıyor.
Milli Piyango
Şans oyunlarından biri olan piyango da bir kumardır. Kumar toplumda hoş görülmeyen, kötü bir eylem olarak algılanırken ne yazık ki piyango için toplumda yersiz ve zararlı bir hoşgörü geliştirilmiştir. Zira, devlet tarafından piyangolar tertip edilmesi ve piyango kelimesinin önüne "milli" gibi toplum için önemli kavramlardan birinin eklenmesi, piyangonun hak etmediği bir hoşgörü kazanmasına ve bu da toplum içinde kumarın yaygınlaşmasına yol açmaktadır. Kumarın her türüne bulaşan veya alışan bir kişi diğer kumar türlerine de kolaylıkla alışabilir. Kumar alışkanlıkları ise çoğu zaman bir psikolojik hastalık halini alarak kişiyi, aileyi ve toplumu olumsuz yönde etkileyip sarsabilmektedir.
Ülkemiz için olumsuz gelişmelerden biri de yılbaşı ile piyango arasında kurulan olumsuz ilişkidir. Adeta bu iki kavram arasına bir "şartlı refleks" geliştirilmiş ve sanki bileti almak yılbaşı kutlamalarının "olmazsa olmaz" şartı gibi algılanmaya başlanmıştır. Zaten kendi yılbaşısı yerine hıristiyanların yılbaşısını kutlamaya başlayarak kültürel yozlaşma süreci yaşayan toplumda bir de piyango yoluyla kumar hoş görülür, yaşanır ve yaygınlaşır olmuştur. Kendi yerli kültürümüzün hoş görmediği kumar, ilerleme ve aydınlanma (!) amacına yönelik batılılaşma sürecinin bünyemize soktuğu bulaşıcı bir hastalık halinde toplum ve fert sağlığını tehdit etmektedir.
Bugünün Türkiye'sinde devlet toplumu piyango bileti almaya teşvik edip, beş on gün umut ve hayal içinde yaşatıp oyaladıktan sonra büyük çoğunluğu bir hayal kırıklığına veya sükütu hayale uğratırken çok az sayıda kişiyi sonuçta sevindirmekte, böylece gereksiz yere toplum içinde kıskançlık ve öfke ortaya çıkarılmaktadır. Problemlerin çözümü için umudunu piyangodan çıkacak paraya bağlayan ve kanamayınca umutlarını tüketerek deprasyona giren kişiler yanında, hazırlıksız olarak çok büyük paralara kavuşan kişilerde de çeşitli şok reaksiyonları ortaya çıkabilmekte ve bazen kişi ve aile felaketlerine rastlanmaktadır. Kişinin zenginliğinin de yavaş yavaş ve sindire sindire ortaya çıkması gerekir. Yoksa halkın deyimi ile haram paranın azdırdığı bir "toplum dışı" kişi ile karşı karşıya kalabiliriz. Tabi, piyangonun alınteri ile kazanıp yaşamak gibi toplum değerlerimizi de aşındırdığını, haksız kazançlara olan hevesi artırdığını ve toplumda kirli ellerin çoğalmasına yol açtığını da unutmamak gerekir.
Yılbaşı Faciaları
Yılbaşının Hıristiyanlıkla da Hz. İsa ile de hiçbir alakası yoktur. Eğer olsa idi ; Yılbaşı gecelerinde kiliselerde ayinler yapılır, bu gece bir çılgınlık havası içinde değil, bir takdis havası içinde kutlanırdı. Ama gerek yurtiçinde gerekse yurt dışında bulunan kiliselere bakıldığında bu gecenin zulmete bürünmüş ve içlerinden en küçük bir hareketin olmadığı görülecektir. Çünkü papazlar da bu akşam onlarca küp kutsanmış şaraplarını içmekte ve içip içipsızmaktadırlar. Zaten Peygamberlerin en fakirlerinde biri olarak yaşadığı Hıristiyanlarca da ifade edilen Hz. İsa ile bu gecenin sefahatının, israfının ve çılgınlığının ne alakası olabilir ?
Fuhuş Belası
Bu gecede eğlenmek adına yüzlerce genç kız bekâretini kaybediyor ve bunun dayanılmaz sonucu olarak fuhşun çirkef kollarına düşüyor. Bu manzaraları her yılın Ocak ayının ilk haftasında gazete ve haber programlarından içimiz sızlayarak izliyoruz.
Bu gecede; özellikle fuhuş ticareti yapanlar işbaşında oluyorlar. Kendilerine sermaye kazandırmak için kollarını sıvamış adeta avının üzerine atlamaya hazır bir aç kurt gibi ağızlarından pis salyalarını akıtarak masum ve cehaletinin kurbanı yavrularımızı bekliyorlar.
Uyuşturucu ve İçki Belası
Uyuşturucu maddeler, başlangıçta bir keyif ve neşe hali vermekte, daha sonra da gerçek yüzünü göstermektedirler. İşte başlangıçtaki bu keyif hali de bazı insanların kanmasına neden olmaktadır.
Yılbaşı facialarından biri de binlerce gencimizin eğlenme uğruna uyuşturucu ve içkiye mübtela hale gelmeleridir. "Acaba tadı nasıl ?" merakı ile başlanan uyuşturucu ve içki belası daha sonra yuvaların yıkılması, insanların komaya girerek genç yaşta ölmesine kadar uzanan acı bir serüven haleni geliyor.
"İçki bütün kötülüklerin anası" (hadis) olduğu için de toplumda şuursuzca yaşayan bir topluluk meydana çıkıyor.
Kumar Belası
İnsanları sefalete ve devamlı bir çıkmaza sürükleyen Kumar belasına özenti de çoğu zaman bu geceye mahsus olan Yılbaşı Piyangosu ile başlıyor.
Kumarda evini, arabasını, bütün servetini ve hatta hanımını kaybeden kumarbazları duymuşsunuzdur. Kolay kazanma duygusunun verdiği heyecanla bir çok kişiler yine bu gece büyük paralar kaybederek ve bunun sonucu olarak bunalıma girerek belki de canına kıymak için ihtihara kalkışacak.
Neresinden bakılırsa bakılsın insanlara hiçbir şey kazandırmayan, özellikle müslümanlara bir çok değerlerini kaybettiren Yılbaşı kutlamalarının felaketleri bizi bir ahtapot gibi sarmış bulunuyor.
Orman Katliamı Belası
Hersene olduğu gibi bu sene de Noel uğruna binlerce çam fidanı katledilecek.
Türkiye'de her geçen gün yeşillik oranının azaldığına dikkat eçeken orman mühendisi uzmanlar, kesilen çam fidanlarının bir günlük eğlence için feda edildiğini kaydederek, şunları söylüyorlar:
"Binlerce çam fidanına yazıktır. Kutlamalarda çam fidanı kullanılsa ne olur, kullanılmasa ne olur? Türkiye'de her geçen gün azalan yeşil alanlar, yanıp kül olan ormanlar göz önüne alındığında, her yılbaşında 50 bin çam fidanını göz göre göre kaybetmek ihanettir."
Yılbaşı Noel
NOEL NEDİR ?
Hz. İsa’nın doğumundan çok önce güneşe tapan putperestler, tanrı saydıkları Güneş’in her gün biraz daha erken kendilerini terk etmesine üzülürlerdi. 25 Aralık’ta günler tekrar uzamaya başlayınca, Güneşin kendileri ile kalmaya razı olduğuna sevinerek kutlamalar yaparlardı. Bu kutlamalar sırasında dans ederler, içki içerler ve ışıklandırma yaparlardı. Ayrıca hindi kesme, domuz başı, kaz kızartması yemeyi de gelenek haline getirmişlerdi. Birde aralarında çeşitli hediyeler verirlerdi. Ayrıca Güneşe tapan ve kurtarıcı tanrılarının kış başlangıcında doğduğuna inanan diğer putperest milletler de vardı. Bunlar da Julian takvimine göre kış başlangıcı olarak kabul edilen 25 Aralık’ta özel kutlama törenleri yaparlardı.
Hz. İsa’nın doğum günü kesin olarak bilinmediği için ilk hıristiyanların Hz. İsa’nın doğumu için kutladıkları özel birgün yoktu. Bu sırada Roma İmparatorluğunun her yerinde Güneşe ve putlara tapılıyordu. Roma İmparatoru Büyük Kostantin,putperest iken miladın 313 senesinde hıristiyanlığı kabul etti. Putperestlikten birçok şeyleri de hıristiyanlığa soktu. Güneş tanrısının doğum günü kabul edilen 25 Aralığı yılbaşı kabul etti. Hz. İsa’nın kurtarıcı tanrı olduğuna inanan hıristiyanlar da, Hz. İsa’nın 25 Aralık’ta doğduğunu kabul ettiler (!). Sonunda bu geceyi miladi yılbaşı ve Noel olarak hersene kutlamaya başladılar. (Yeni Rehber Ansiklopedisi)
Hz. İsa’nın doğum günü olarak 25 Aralığın seçilmesi, III. yüzyıl başlarında İsa’nın ölüm tarihinin 25 Mart olarak tahmin edilmesine dayanır. Hz. İsa’nın doğumu 6 Ocak’ta, müneccim kralların tapınması ve İsa’nın vaftizi ile birlikte kutlayan Doğu hıristiyanlığı da 25 Aralık tarihini aziz Lonnes Khrysos.. benimsemiştir. (Büyük Laruss Ans.)
Buna karşılık Ermeni kilisesi Noel’i hiçbir zaman kabul etmedi ve Hz. İsa’nın doğumunu 6 Ocak’ta kutlamayı sürdürdü. (Ana Britanica Ans.)
NOEL BABA
Efsanevi hıristiyan inanışına göre; miladi 4. yüzyılda Anadolu'da Myra (bugünkü Demre-Antalya) yöresinde yaşamış olan Aziz Nikolaos adındaki hıristiyan azizi, Roma imparatoru Kostantin'in rüyasına girdi ve idama mahkum edilen 3 subayı kurtardı. Bu olaydan sonra ünü gittikçe yayılan Nikolaos, zamanla Rusya ve Yunanistan gibi ülkelerin hayır kurumlarının, loncaların, çocukların, denizcilerin ve bazı şehirlerin koruyucu azizi olarak benimsendi. Çocuklara özel armağanlar getirdiğine inanılan ve Noel Baba olarak anılmaya başlanılan Aziz Nikolaos efsanevi bir kişiliğe büründü.
Aziz Nikolaos'un Noel Baba haline sokulması ilk önce Almanya'da görüldü. Bu efsanevi gelenek zamanla Protestan kiliselerin çoğunlukta olduğu Avrupa ülkelerinde yayıldı. Sonra A.B.D.'nin New York şehrine gelip yerleşen Hollanda'lı Protestanların Aziz Nikolaos'u iyilik sever bir kimse olarak anmaları da çok sevilmesine yol açtı. Ayrıca A.B.D. ve İngiltere'de kutlanan çocuk bayramlarında da yer verilmeye başlandı. Geleneksel aile ve çocuk bayramı olarak kutlanan Noel yortusunun koruyucusu olarak kabul edildi.
Noel Baba'nın şişman, neşeli, kırmızı ve beyaz piskoposluk giysileri içindeki tasvirleri Amerikalılar tarafından gündeme getirildi. Noel baba olarak bilinen Aziz Nikolaos'un bazen yalnız, bazen yardımcısıyla ata binerek, bazen de sekiz Ren geyiğinin çektiği arabasıyla evlerin damlarında dolaştığı efsanesi yaygınlaştı. (Yeni Rehber Ans.)
Sırtında içi hediye dolu bir heybeyle dolaşan Noel baba evlere bacadan girer ve armağanlarını uslu çocukların ayakkabılarının içine koyduğuna inanılır. (Aslında o hediyeleri evin babası oraya yerleştirdiğini artık bütün çocuklar biliyor.) Noel baba, "yeni doğan" ya da "yaşayan" bir folklarik olaydır. Gerçektende onun ortaya çıkışı her yerde yakın tarihlere rastlar. (Büyük Laruss Ans.)
NOEL AĞACI
Noel şenlikleri sırasında ışık ve süslerle donatılan ağaca denilmektedir. Yaprak dökmeyen ağaçları ve çelenkleri ölümsüz yaşamın simgesi olarak kullanmak, eski Mısırlıların, Çinlilerin ve Yahudilerin ortak bir geleneği idi. Avrupalı putperestler arasında yaygın olan ağaca tapınma, hıristiyanlığı benimsemelerinden sonra, İskandinavyalıların şeytanı korkutup kaçırmak ve Noel zamanında kuşlar için bir ağaç hazırlamak üzere ev ve ambarlarını yılbaşında ağaçlarla donatma geleneği biçiminde sürdü. Almanya'da da kış ortasına rastlayan tatillerde evin girişine ya da içine bir Yule (yeni yıl) ağacı konuyordu.
Günümüzdeki Noel ağacı Almanya'nın batısından kaynaklandı. Ortaçağda Adem ve Havva'yı canlandıran gözde bir oyunun ana dekoru, Cennet bahçesini temsil eden ve üzerinde elmaların bulunduğu bir çam ağacıydı. Adem ve Havva yortusunda (24 Aralık) Almanlar evlerine böyle bir Cennet ağacı dikerler, üzerine Momünyon'daki kutsanmış ekmeği simgeleyen ince, hamursuz ekmek parçaları asarlardı; bunların yerini daha sonra değişik biçimlerdeki çörekler aldı. Ayrıca bazı yerlerde Hz. İsa'yı simgeleyen mumlar eklendi. Noel mevsiminde ağaçla aynı odada Noel piramidi de bulunurdu. 16. yüzyılda Noel piramidi ve cennet ağacı birleşerek Noel ağacını oluşturdu.
İngiltere'ye 19. yüzyıl başlarında ulaşan Noel ağacı, Kraliçe Victoria'nın eşi Alman prens Albert'in desteği ile bu yüzyılın ortalarında yaygınlaştı. O dönemde Noel ağaçları, dallarına kurdela ve kağıt zincirlerle asılmış mum, şekerleme ve keklerle süsleniyordu. Göçmen Almanların Kuzey Amerika'ya 17. yüzyılda götürdükleri Noel ağacı, 19. yüzyılda moda oldu. Gelenek Avusturya, İsviçre, Polonya ve Hollanda'da da yaygındı. Japonya ve Çin'e 19. ve 20. yüzyılda Amerikalı misyonerlerin tanıttığı Noel ağaçları ince işlenmiş kağıt süslerle donatılıyordu.